Türkiye'deki milyonlarca insan gibi ben de İstanbul Taksim'deki Gezi Parkı'na hiç gitmedim. Olayı baştan orda bir köy var uzakta mevzusuna getirmeyeceğim. Ağaçları kesip yerine yapacakları Topçu Kışlası'nda ne olacak hiç kimse bilmedi bilemedi. İstanbul BŞ Başkanı Topbaş konu ile ilgili tam bilgi vermedik bizde de hata var dedi. Arkasından slayt ve animasyon gösterileri ile ne olacak ne bitecek diye bilgi verilirken. Başbakanımız A.v.M olmayacak dedi. Sonra avm de yapabiliriz dedi. Hatta ve hatta olaylar artınca insanların zayıf noktasından girmeye çalıştı mevzuya, camii yapacağız dedi. Başbakan hep kendi dedi. Karşısındaki kitle ne diyor pek dinlemedi. Duydu ne dediğini ama dinlemedi. Hep atak oynadı. İnsanları kışkırtıcı açıklamalar da bulundu Sayın Başbakan. Ne yazık ki işimize geldiği gibi konuşmak diye bir huyumuz var ya onu kullandı. Kendisine taraftar olan seçmeninin yanında AKP'ye oy vermiş ama yaşanan olaylarda karşı görüşe de hak veren kişileri kazanmak için, camiye ayakkabı ile girildi, camide alkol alındı, camide seks yapıldı, baş örtülü kadın dövüldü gibi iddialarda bulundu. Tabi ki böyle bir şey varsa ortaya çıkarılmalı -ki içki içilen ve ayakkabı ile girildiği iddia edilen caminin müezzini de işinden olmuş ve camide tedavi videoları da ortaya çıktı- tıpkı eli sopalı ve kask numaraları gizlenmiş polisler gibi...
Demokrasiye kesinlikle inanırım öyle yalandan değil. Seçim barajı gibi salaklığın olduğu yer ne kadar demokratiktir onu tartışabiliriz sorun değil. Türkiye'de seçimlerde hile karıştığını da pek inanmıyorum. Velev ki karıştı %50 gibi sağlam bir oy oranı var ortada bu ihtimalleri kaldırıyor. Ki çevremde Ak Parti'ye oy vermiş çok insan var. Demokrasi ile başbakan olabilirsin ama demokrasiden sadece seçimde yönetme hakkı verilirken yararlanmamalısınız. Yönetilenlerin de demokrasi hakkı bulunmaktadır. ''Rabbena hep bana'' dersen olmaz bu iş. Her iki taraf için de geçerli bu söylem. Mevcut iktidarımız bunu yaparak da aslında kendi kendine kuyu kazıyor. Çünkü Gezi'de farklı dünya anlayışlarına, farklı renklere sahip insanlar bir araya geldi. Kimi elde V işareti varken kimi elde kurt işareti vardı. Genç vardı, yaşlı vardı, politikacı vardı, Bodrum Türkbükü'nde olması gereken de vardı. Tüm renkler çArşı, UA, GFB, TS, TeXaS hepsi aynı karede yer aldı. İstanbul bir deniz ise Gezi Parkı denizde bir kaşık sudur. Türkiye'de okyanus diyelim. Bir kaşık su ile med-cezir oldu tabiri caizse.
31 Mayıs sonrası gelişen olaylardan bir çok şey anlaşıldı. Twitter bir baş belası değil de üç maymunun yer aldığı yerde doğru ya da yanlış bir haber ajansıymış. Rtük'e göre canlı haber yayını yapmak ceza sebebiymiş (Bkz: HalkTV). Penguenler toplumsal olaylarda TOMA'dan daha etkili bir durdurma aracıymış. Memet Ali Alabora banka reklamında oynayarak faiz lobisinin kuklası bir kapitalist olabileceği ihtimalini doğurdu demek ki iyi bir oyuncuymuş. Kırmızı giyinen kadınlar hoş oldukları kadar da bir hayli cesurmuş. Tek çare Drogba'ymış. Olayların bilançosu denildiğinde akla gelen şey bilmem kaç milyon TL' imiş (Bkz Yılmaz Özdil'in bugünkü yazısı). Genç isterse yaparmış. çArşı futbola homoseksüel olan Okan'ı bile Beşiktaş'lı yaparmış. (Vajinusmus'a da el atsan olmaz mı çArşı?:) ) ''Polis imdat değil, imdat polis'' imiş.
Tarihte bu olaylar geçer mi? Geçerse ne diye geçer bilemem. İktidarlar değişir, dünya değişir, toplum değişir ama Türk Gençliği birinci vazifesinden asla vazgeçmez.
Tamam tamam unutmadım seni de Davulcu Vedat...
Tweet
Takip et: @10uRcoban7
Tweet #Direngezi
21 Haziran 2013 Cuma
1 Haziran 2013 Cumartesi
MEDYA
Haftanın olayı, Gezi Parkı'nın yerine yapılacak olan alış veriş merkezine direniş oldu. Şu saatlerde İzmir'de, İstanbul'da büyük olaylar yaşanmakta. İki gencimizin gaz bombası kapsülünden gözünün çıktığı belirtiliyor. Televizyon kanallarımızda Miss Turkey falan yayınlanmakta. Ama şuan internette geziparki.org'da ve http://www.ustream.tv/channel/diren-gezi-park%C4%B1 linkinden canlı yayın yapılmakta. Hatta şu cümleyi yazarken yayını yapan arkadaş cep telefonunun şarjının bitmek üzere olduğunu belirtmekte. Bir çok yabancı haber kanalı da olayları canlı yayınla aktarmakta.
Yer alan olaylar aslında sadece Gezi Parkı'ndan kaynaklanmıyor. Hepsi bir birikim. Anasını da al git denilen; kutlanamayan 19 Mayıs'lar, 23 Nisan'lar, 30 Ağustos'lar, 29 Ekim'ler; Uludere / Reyhanlı katliamları, iki ayyaş lafı, +++...
Ulusal kanallarımızın hali ve sosyal medyadaki TT listesi resimleri de aşağıda. TT listesinde takipleşelim, futbollaşalım gibi vıdı vıdılar yok. Meydanlarda çArşı, ultrAslan, Gfb; siyasi görüşü zıt gruplar; aydınlar, halk omuz omuza...
Medya muhalefetin marjinal dostu olabilirsin halkı bi şekilde uyutabilirsin. Yazılan bloglar, canlı yayınlanan internet yayınları şu anki medyanın kirli yüzünü gizlemeyecek. Medya patronları bu gece bir genç ortalama bin TL'lik bir sermaye (akıllı telefon) ile 10binden fazla izleyeciye canlı ulaştı. O koca koca gökdelenleriniz kusura bakmayın ama giriş yapacak bir yerinizden.
14 Mayıs 2013 Salı
On Bir - On İki
- On bir mayıs; tatlı bir cumartesi günü, Aydın'ın güzel havasında şort terlik takılıyorum. Planlar belli, memlekete gelmişim uzun süredir görmediğim arkadaşlarımı görmek hoş beş sohbet etmek ve akşam da İnönü Stadyumu'ndaki son Beşiktaş maçını izlemek. Oturuyorum, -Koçarlı'nın (Aydın'ın küçük bir ilçesi - büyüdüğüm yer) en fiyakalı yeri- Adnan Menderes Park'ta. Her şey standart ilerliyor. İstanbul'da gündemde her şey normal. İki üç saat geçmeden Hatay'ın Reyhanlı ilçesinde patlama! Flaş Flaş Flaş!.. Haber soğumadan on beş dakika sonra aynı yer, ikinci patlama! Gökyüzünün alabildiğine mavi, güneşin en tepede simsiyah saçlara sarı tonlar attırdığı, bir bahar gününde insanın üzerine kara bulutlar çöküyorsa o insan Türkiye'de yaşıyordur. Bu gün itibariyle tam 51 yurttaşımız katledildi. 48 yurttaşımız hala yaşam savaşı veriyor. Bu katiamın oluşmasına yardım ve yataklık eden dokuz Türk! Medya sus pus. Yayın yasağı var. Bunlara yok; (şuan kanal kanal geziyorum) mahsun(!) bir yapım olan bir dizimiz, bir Türk haber kanalımız şuan Angelina Jolie'yi konuşuyor, ünü Panama'ya kadar dayanmış ünlülerimiz ünsüzleştirdikleri Dağhan'ı konuşuyor. Medyayı susturup aptallaştırır isen onu izleyen - okuyan - dinleyenleri de dolaylı olarak susturup aptallaştırırsın. Medya susmasın!
- On iki mayıs; bir gün öncesinde dolayı pek de tatlı olmayan bir pazar günü. Gerçi hiç bir şey olmasa bile o pazar günleri bana hep kasvetli ve berbat gelmiştir. Ülkemizde hoşgörü ve medeniyet olarak taçlandırılan İzmir'de Göztepe - Tavşanlı Linyitspor maçı vardı. Göz Göz berabere bile kalsa PTT 1. Lig'de kalacaktı. Tavşanlı ligde kalmak istiyor ise ancak yenmesi gerekliydi. Maçın sekseninci dakikasında Tavşanlı gol attı ve Göztepe tribünlerinden koltuk ve yabancı madde yağmaya başladı sahaya doğru. Maç bitti stad içi ve dışı harabe. Küçük çocuklarıyla gelen aileler zor durumda çocukların gözlerinde korku. İşin suyunu o kadar çıkarmışlar ki Güzelyalı'daki kulüp binasına saldırmışlar. Her şey yerle bir. On iki mayıs akşamı; Fenerbahçe - Galatasaray sezonun son derbisi. Fener yenerse ikinciliği garantileyecek. Gs yenerse de 14 yıldır Kadıköy'de yenemediği ezeli takibinin serisini sona erdirecek. Yani ortada şampiyonluk durum yok. Gs bir hafta öncesinde şampiyonluğunu garantilemişti. Maç 2-1 Fener üstünlüğü ile bitti. Fener galibiyeti, Gs şampiyonluğu kutladı. Her şey normal dimi? 19 yaşındaki Burak Yıldırım stadyumdan ayrılıp evine dönerken iki Gs taraftarı tarafından saldırıya uğradı ve bıçaklandı. Daha 19 yaşında veda etti; bu hayata, Fenerbahçe'sine, ailesine, kız arkadaşına... Batsın sizin futbolunuz. Bir de futbolcu ağzından bakalım duruma; Fenerbahçe futbolcusu Gökhan Gönül twitter adresinden söyle yazdı: ''Güzel bir galibiyet ile geceyi kapattığımızı düşünürken, maalesef bir taraftarımızın vefat ettiğini derin bir üzüntü ile öğrendim. O andan itibaren hiçbir galibiyet, hiçbir kupa ve hiçbir şampiyonluğun önemi kalmadı''
On bir ve on iki mayıs böyle geçti işte. Terör vardı yakamızda. Eğlencemizde terör, Reyhanlı'da terör! Medya yasağı yerine Milli Yas'ı hak ediyor Reyhanlı!
7 Mayıs 2013 Salı
MedyaİktidarınMarjinalDostudur
Nisan ayının sonunda Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yıllardır bombaladığı Kandil'de Murat Karayılan, tüm dünya medyasının karşısına geçip basın toplantısı düzenledi. Hepimizin de bildiği üzere 8 Mayıs 2013'te yani yarın Pkk terör örgütünün geri çekileceğini, bu geri çekilmenin siyasi iktidarın belirttiği gibi silahsız bir geri çekilme olmayacağını açıkladı. Öcalan'a ev hapsi gelmesinin gerektiğini ve hatta bu süreçte genel affın uygulanmasını istedi. Kendisi için meclise girmek istediğini belirtti muzlu basın toplantısında.
Türkiye gündemine bu basın toplantısı haliyle bir numaraydı. Fakat hiç ortada mevzu bahis değil iken Recep Tayyip Erdoğan durduk yere "Bizim milli içkimiz ayrandır" dedi. Hem yoğurdun, hem de suyun olmadığı bir ortamda ayran yapıverdi sayın başbakan. Kırk yıllık içecek, oldu sana içki! Daha iki gün öncesine kadar, yıllardır medyamızın bize bombalanmadık bir mağara kalmadı diye taktim ettiği Kandil'de, çözüm/Pkk/Kürt sorunu hakkında dünyaya basın açıklaması yapılmışken, bizim magazinsel medyamızın gündeminde ayran yer aldı. Siyasi iktidarın tabanında basın toplantısında ortaya atılan konu başlıklarından rahatsız oldu ve tabanda çatlak sesler oluşmaya başladı. Kendi tabanını, dini bir görüşün üzerine inşaa etmiş bir parti genel başkanı da, doğal olarak kendi silahını kullandı ve ayran olayını sürdü ortaya! Amacına ulaştı da. Taban rakı değil, tabi ki ayran dedi. Çatlak sesler kesildi. Yazılı basında; manşetler, köşe yazıları ayran kıvamını alıverdi. Görsel medyada yöresel meşhur ayran tarifi bile verildi!
Muhalefet partileri hemen oltaya geldi. CHP ve MHP'nin salatalık basın sözcüleri "Olur mu öyle şey, rakıdır bizim milli içkimiz!" dedi. Halbu ki bu muhalefetten bir cacık olmaz diyorsunuz!
Köşe kapmaca oyunu vardı eskiden hatırlar mısın? Mühim değil hatırlamıyorsan. Ayran olayında köşe yazarlarının hepsine bi bak. Anlayacaksın ya da hatırlayacaksın o oyunu. Aman benim tuttuğum köşeyi kimse kapmasın korkusundan baya baya oturdular AKP'nin çıkardığı tescil kanunu sayesinde Resmi Gazete'de yayınlanan "milli içki rakı" ibaresine rağmen bunu tartıştılar. Otuz yıldır süre gelen binlerce gencin şehit olduğu ve binlercesi ne için öldüğünü bilmediği bu sorunun en önemli virajlarından birinde oturduk bunu konuştuk iyi mi? Tayyip dedi yaz kızım! Onlar da tıkır tıkır yazdı. Lafa gelince herkes barış yanlısı!
Bakunin'in sözüne ek olarak (Hukuk iktidarın fahişesidir) medya iktidarın marjinal dostudur!
- 1 Mayıs gösterilerinde kafasına sıkılan gaz bombası sonucu hayati tehlikede olan 17 yaşındaki Dilan Alp'e ''Marjinal Örgüt'' üyesidir çıkışını yapan İstanbul'un Valisi Mutlu'ya, gereken cevabı veren https://twitter.com/TheRedHack'e teşekkürler! http://www.parlamentohaber.com/red-hackistanbul-valisine-biz-sana-vali-olamazsin-demedik-adam-olamazsin-dedik-notunu-sitede-yayinladi-6879.html
2 Mayıs 2013 Perşembe
Sesli Kitap'tan 2
Merhaba ben Okan Bayülgen;
Sevgili dostlar, radyoculuğumuzun yükselen yıldızı RadyoTrafik, bize İstanbul'umuzun zor şartlarında dinleyici paylaşımının ne kadar çok işe yarayabileciğini gösterdi. Yayın hayatımda başlıca prensibim; hep, şimdi, burda ve varım oldu. Bu lokal radyonun kendini aşan başarısı, bu prensibe olan inancımı daha da arttırıyor. Yani radyoTrafik ve ben aynı felsefeyi paylaşıyoruz. RadyoTrafik'in bu hizmetlerine ek olarak, yalnızca çorbada benim de tuzum bulunsun diye, gören görmeyen herkes için geceleri kitap okumaya başlıyorum. Bu yayın yalnızca RadyoTrafik mikrofonlarından ve http://www.okanbayulgen.fm web sitesi üzerinden paylaşılacak. Çok yakında görüşmek ümidiyle. Artık radyoda da haftada beş gece yalnız kalmayacaksın!
Sözlerime Okan Bayülgen'in sesli kitap için bir nevi önsözü ile başladım. Haftada beş gece artık 23:00'te kulaklar webten, radyodan yada uydu üzerinden o puslu seste olacak. Olmaya başladı da. Hep, şimdi, burda ve varım... Okan Bayülgen'in yayıncılık hayatındaki başlıca prensibi. Genelde yazılarımda neden bu kadar biz gençler tarfından desteklediğini irdelemeye çalışıyorum kendi çapımda. En önemli sonucum, sesli kitabın önsözü var saydığım yukarıdaki yazıdan çıktı. Genç; hep, şimdi, burda ve var... Hayat felsefesi RadyoTrafikle olduğu gibi bizimle de örtüşüyor Okan'ın. Prensibine uyan tv kanalı veyahut radyo kanalı ile ortaya bir ürün çıkıyor. Ortak prensiplerden doğan ürünü, ortak prensiplere sahip insanlar tüketiyor. Tüketici olarak nitelendirmede de bir sakınca da görmüyorum dinleyiciyi. Çünkü tüketici, ortaya konan bir mal veya hizmetten maddi doyum yada manevi haz alan kişilerdir.
Televizyondan sonra olayın radyo ses kısmına gelirsek. Zaten herkesin bildiği üzere 2016'da yok olunacağı söylenen radyoyu ayakta tutmak amaç. Reklamcılara da radyolar bitecek lafına itafen gerekli cevabı verebilmek. - (o))) nahh bitecek! Araçla yolculuk yaparken, yaya giderken, yemek yerken, ders çalışırken, seks yaparken her ne halt yapılıyor ise onu yaparken arka planda görsel olmayan bir uyarıcı varsa eğer, yaptığınız işe daha konsantre oluyorsunuz. İşte bu noktada gören içindir sesli kitap.
Daha mutlu bir gelecek içindir sesli kitap. Bunu lakırtıdan söylemiyorum inanarak söylüyorum. Kitap okuyan, kitapla çok haşır neşir olan insan humanisttir. Mevlana'sı, Yunus Emre'si, Bektaş_ı Veli'si, James D. Watson'ı... Dün 1 Mayıs'ta 17 yaşındaki Dilan Alp'ın başına gaz bombası isabet etti ve ameliyata alındı. Bugün de onun valisi, İstanbul'un valisi; ''Dilan marjinal bir grup üyesidir. Elimizde kayıtları var'' dedi. İleride bizi yönetenler için ve yönetilenler içindir sesli kitap. Zira Muhammed'e söylenen ilk ayet neydi? İkra (oku) !
Hayal güçleri bizimkinin yanında kat kat fazla olanlar, gözleriyle değil kulağıyla görebilenler içindir sesli kitap!
Son olarak,
Haftada beeşş gece yalnız kalmayacaksın!
Haftada beeşş gece yalnız kalmayacaksın!
5 Nisan 2013 Cuma
Sesli Kitap'tan
Perşembe akşamı planım belliydi. Ev arkadaşım sağlam bir Fenerli olduğu için Fenerbahçe-Lazio maçını izlemek daha sonra Ntvspor'da maç sonu röportajlara bakmak ve sonra yatmak. Sağ olsun Okan twittterdan http://makinakafa.com/'u paylaşıp bir şeyler yazmış. E okuyunca insan uyuyamıyor ki.
Düşünüyorum. Bu adam yaşlı mı, genç mi? Hemen hemen babamla yaşıt adam. E babam sonuçta ben oğlu yirmidört yaşında doğal olarak bana göre o yaş kesimi yaşlı. Gençlerden anlamaz gençliği bilemez. Ama öyle değil işte. Öyle olmadığını bana gösteren adam Okan Bayülgen. Elliye merdiveni dayamışken hala genç kalınacağını, hala gençlikten anlayabilineceğini gösteriyor bana. http://makinakafa.com/'da ''Özellikle gençler, televizyonu açık bırakacaklarına'' şeklinde yazmış. Gerçekten doğru. İnternette bir şeylerle uğraşırken ya da ders çalışırken bile muhakkak o televiyon açık kalır biz gençlerde. Hatta bu yazıyı okurken bile fark et genç dostum televizyonunun en olmadı sesi olan bir şeyin açık olduğunun farkındasın değil mi?
Okan'ın yazısına başından sonuna doğru irdelemek gerkirse; sesli kitap hakkında bir kaç üniversite dışında pek ses gelmemiş. Benim anlamadığım universiteler gençliğin sesi değil mi? Dinazorlar işin sadece yönetim kısmında değil mi? Gençleri bilmeyen nasıl universite olabilir ki? Kabul etmemmeiz gereken bir gerçek var okumayan bir nesiliz. Artık okumayan nesil de değiliz. Hızlı hareket eden okumayan nesiliz. Bunu yazarken tabi nostalji her zaman hayattır diyen eskilere dem vuran azınlıktaki kitap kurdu genç kısım değil. Azınlık da az geröi daha gerçekçi olmak gerekirse pek ufak bir topluluk. Nerden mi uyduruyorum bunu, sosyal medyada kaç takip ettiğin kişi kitap hakkında bişey yazıyor? Yüz kusurlu followladığım var. Hadi bunların 50si genç olmayan ve ünlü olarak ayır. Geriye 60-70 kişi kalır ki bunların hepside yaşıtım olan kişiler. Ben sadece kendimde https://twitter.com/ozgeckucuk 'ü görüyorum. Hepimizde böyle bi kaç kişi yani çok azzz. Bu devrin gençleri dah farklı yani toplu taşımada giderken mp3'ünde sesli kitap dinlemeye daha yatkın. Elinde kitap okumaya değil. Belki de sebebi şudur; kitap okurken birini kesemez göz göze gelemez. Ama dinlerken öyle mi? Kulakta sesli kitap gözlerde tranvay/otobüs'ün kupçuğuna sarılmış karşı cins :) Uzun paragrafın kısası üniversiteler eğer gerçekten üniversite ise eğer bu sesli kitap olayına sağlam bir el atmalı.
''Benim derdim, çocuğuma bir kaç sesli kitap bırakmak'' İstanbul'un babası, İstanbul'a imzasını bırakacak. İstanbul çok şanslı gerçekten hem küçük bir kız olarak, hem koca bir şehir olarak. İstanbul dinlesin senin sesli masallarını gözleri kapalı olarak. Belki de büyüdüğünde biz dinleriz İstanbul'u gözlerimiz kapalı olarak. Her iki İstanbul da senin bıraktıklarına ve senin babalığına hayran kalacak. Sen ki İstanbul'un Babası'sın.
Yeni bir süpriz de http://okanbayulgen.fm/ oldu. Yayınları buradan da dinleyebilecekmişiz artık. Hem de çocuklar için resimli aplikasyonlar da yolda. Büyük heyecan verici dostlar. Televizyonun adamı nereden geldiğini unutmayıp, geldiği yerin yok olmasının nesilinin tükenmesinin önüne geçmek istiyor. Ki geçecektir.
Bu basit edebiyat blog’una yazdığınız bütün yorumları heyecanla okuyor, dikkatle dinliyor ve mutlu oluyorum.'' Bizi dinliyor, ne dediğimize dikkat ediyor. Gençliğin sesi kulağı oluyor. Her bir yorumunuz tek tek ele alınıyor. Biz neden sevmeyelim bu adamı? Seni başka kim bu kadar önemesiyor?
Sen hep böyle çal, biz uykumuzdan/gecemizden çalarız Kral!
Not: Bu sesli kitap olayı da on8tv ya da bu sene yapmak istediğin ama bir türlü olmayan yarışma programın gibi olmasın. Seni çok özledik :/
28 Mart 2013 Perşembe
Gerçeğe Çağrı
Öncelikle okuduklarınız kayıt altına alınmaktadır. Bu yazımda çağrı merkezinde çalışmanın zorluklarından bahsetmeyeceğim. Dilerseniz zorluklar hakkında oluşturduğum daha önceki yazıma da bir göz atabilirsiniz. http://10urcoban.blogspot.com/2012/08/dtt.html
Taşeron yani ''modern kölelik'' sistemi devreye girdiğinden beri her sektörde olduğu gibi çağrı merkezi sektöründe de insanlar az para çok çalıştırılmaktadır. Ülkemizde çağrı merkezi sektörü çok hızla gelişme sürecine girdi. Bu gelişme süreci olarak bahsettiğimiz durum ise para babaları açısından geçerli. Çünkü her bir bokun 444'lü numarası çıkmakta. Örneğin x bir 444'lü numarayı aradığınızda, aradığınız yerin o firma mı olduğunu sanıyorsunuz? Her markanın bir numarası olduğu için bir şirket çıkıyor, Call Center kuruyor ve çeşitli firmalarla anlaşıp onun müşterilerinin ihtiyacını karşılıyor. Markalar arttıkça yetişemiyor ve o da daha küçük bir Call Center ile anlaşıp benim işimi yap diyor. Yani taşeronun da taşeronu, tavşanın suyunun suyu...
Musluk önce bir üst şirkete sonra bir alt şirkete şeklinde akıyor. Çağrı merkezi çalışanlarına (Agent'lara) da bir iki damla su kalıyor, bir kova ter dökmüşken. Aslında her sektörde bu böyle sadece bizim sektörümüzde bu şekilde diye ağlamıyorum. Ancak yapılması gerekenler var. Türkiye'de agentların çalışma koşulları ve tazminatsız haksız işten atılmaları sadece ''Başka Dilde Aşk'' (2009) filminde konu alındı. Bir kaç bankanın agentları ilk olarak 2004 yılında http://www.gercegecagrimerkezi.org/ sitesi ile ilk toplu harekatlarını oluşturdular. Hatta filmde bu site de senaryoya eklenmiştir.
Tüm bu uğraşların internet üzerinden oluşturlan toplulukların sonucunda 2006 yılının Kasım ayında Çağrı Merkezi Çalışanları Derneği (ÇMÇDer) kuruldu. 2006 Kasım'ından beri hala bir kıpırdama bulunmamakta. Sosyal medyada kendine yer alamamakta. (Hoş twitterda takipleşelim tagleri ve futbol tagleri sağolsun onlar önceliğimiz ya! Tag tag mına koduklarımın bokunu çıkardı) Biz agentların hala bir sendikası bulunmamaktadır. Sendikamız olmadıkça http://www.suleymancelebi.org/meclis-calismalari/274/cagri-merkezi-calisanlari-meclis-gundeminde#.UOqjjY4cQwY.twitter gibi haberler hep yer alacak. Her kendi adına şavaşmalı ve bir şeyler yapmalı. Yolu, yöntemi, nasıl olduğu önemli değil. Yaz, çiz, oku, duyur naparsan yap #çağrımerkeziişçilerinesendika 'dan vazgeçme!
Tweet
Takip et: @10uRcoban7
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
